GERÇEK

Akrep bende, yelkovan sararmış bir fotoğrafta iken “gerçek”le randevum var. Gitmeliyim!

***

Duvardaki o sararmış fotoğraftan bana bakıp, hüzünle boynunu büktü, usulca  gülümsedi gerçek. O simsiyah saçlardan süzülerek yok oldu, sonra saçımdaki ak tellere kondu, hüzünle boynunu büktü, usulca gülümsedi gerçek. Ona dokunmak istedim. … Bir oradaydı; o çatlamış duvarda, o eski fotoğrafta. Bir buradaydı; yüzümde, ellerimde, içimde gerçek. … Dokunamadım ona. Alayla bana baktı, hüznü üstünden attı, usulca gülümsedi gerçek.

Orda öylece duran zamanla kardeş miydi, bana oyun oynayan zaman, ona eş miydi? … Bunları düşünürken, yüzümdeki çizgiyi ellerine alarak o fotoğrafa gitti, tıpkı bir sihirbaz gibi çizgileri yok etti, gözlerime bakarak gülümsedi gerçek. Elimde olmayarak gülümsedim ilk defa. Bir çeşit soruydu bu. Gülümsüyordu gerçek; “tanıdın mı” diyordu, “artık buldun mu beni?”… İlk kez gülümsedim ona. Tıpkı benim gibiydi; değişiyordu o da. Belkide hiç değişmiyor, yalnızca yer değiştiriyordu. Değişen o değildi yani. Tıpkı benim gibiydi; bir o eski fotoğraf oluyordu, bir BEN. O hüzünlü gülüşü hiç değişmiyordu.

Neydi o fotoğrafın hem gerçek, hem ben yanı?  Neydi beni ben yapan, fotoğrafta olmayan? … Hüzünle boynumu büktüm, usulca gülümsedim ona. “Gönlüm!” dedim. O, burada. Sevinçle ayağa kalktı, kulağıma eğilip fısıldadı gerçek: “Tanıştığımıza memnun oldum”. 

5 Yanıt to “GERÇEK”

  1. ALİ FUAT METİN Diyor ki:

    Yorumunuzda ifade ettiğiniz gibi; ölüm üzerine, aşk üzerine, kendimiz ve kendiliğimiz üzerine, yani gerçek üzerine biraz daha düşünürken, sizin bu günkü yazınızda eski bir fotğrafa bakarak gerçeği fark etmek benim ufkumu daha da genişletti. Demek ki gerçeği bulmak isteyen onu çok uzaklarda aramamalı, eski bir fotoğraf da bize ilham kaynağı olabiliyormuş. Yeterki gerçeği görmek isteyelim, çevreye ve kendimize o gözle bakalım. HERKESİN GERÇEĞİ FARK EDEBİLMESİ ÜMİDİ İLE…

  2. Rahmi Keleş Diyor ki:

    Allahım, Fulya diye bir kulun, öyle bir frekansta yayın yapmaya başladı ki; felsefeden hiç anlamayan hatta geçmişinde felsefeden ürkmüş, korkmuş olan bendenizin bile, gönül tellerini titretir oldu. Mahdut sayıda da olsa, onu ve felsefeci olan sevgili eşini dinlerken büyük zevk almış, onların şahsında; felsefeyi sevebileceğim yolunda kendi kendimi ikna etmeye başlamıştım. Son zamanlarda, -tiryakisi olacağım başından belli olan- bu siteyle tanışınca; itinalı bir türkçeyle yazılmış denemelerin sadece kahve içimlerime eşlik etmeyip aynı zamanda hissiyatımdaki ‘med-cezir’lerde ciddi roller üstleneceğini farkeder oldum. Nasıl olmam ki? Yine son denemesinde ‘gerçek’ten bahsedip; zihnime, ruhuma tahrik fitilini yerleştiriyor. Sevgili Fulya, ne de çok dolaşıyorum zamanın koynunda. Mazimde; hatıralarım, yaşadıklarım, yaşayamadıklarım, keşkelerim, istikbalde; ümitlerim, hayallerim, korkularım, endişelerim, ‘şimdi’mi, ‘an’ımı, ‘gerçek’imi kıskaca almış, bombardumana tutuyorlar. Ben gerçek için, gerçeğim için; zamanın bana ettiği oyunla, (geçmişimle, geleceğimle) kavgadayım. Şimdimi, anımı, gerçeğimi kurtarma kavgası. ‘Zaman’la ittifak kurmuş zihnimin ihanetinden az mı çektim? Artık, rüya olan geçmişimle, hayal olan geleceğim arasında gidip gelmek istemiyorum. Yakarışlarım ‘şimdi’ durağında mola verip, anı yaşamak, ‘GERÇEK’le hemhal olmak içindir vesselam.

  3. gorunmezkentler Diyor ki:

    “şiirsel” demek hafife almak olur, azımsamak olur… “şiirli” diyelim. bünyesinde şiir var bu yazının…

  4. fulyabayraktar Diyor ki:

    Görünmez Kentlerden gelen böyle bir yoruma ne denir! Görünmeyen mekanların duyulmayan sesleri gibidir şiirler. İçimizdeki mekanların. Mekansızların sesi belki de. … Gerçek şairleri ve şiir denince aklıma gelenleri düşününce, şiirsellikten vazgeçtim, şiirimsiliğe bile razı olurdum. Hatırlatmak istediklerimin yanında bir de şiiri hatırlatıyor olmak büyük mutluluk! Herhalde benden değil, Türkçe’nin ihtişamından kaynaklanıyor. Onu gerçek seviyesiyle kullanabilmeyi ancak ümidedebilirim.

  5. fulyabayraktar Diyor ki:

    Rahmi bey’in tevazu gösterip felsefeden anlamadığını söylemesini anlıyorum fakat felsefeden ürkmüş olması anlaşılır gibi değil. Bir kulun ancak bir kul olmasıdır onu “gerçek” kılan. Hadi felsefece söyleyelim; onu gerçekten var kılan. Şahıs olmak, kendi olmak, kendi gerçeğini görmektir. Kendini kendi gerçeği içinde gerçekleştirmektir. Bu ise Sokrates’in dediği gibi “kendini bil” mekle başlar. Hem mânâsını bilmek, hem haddini bilmek. Ne güzel bir hatırlamadır bu kul olmaklık. Herşeyin sahibi, yaratıcısı, varlık sebebi olmadığımızı hatırlamaktır bu. O aslolan -her ne ise- gerçekten var olan -her ne ise- olmadığımızı hatırlatır bu kelime. Kul Yunus’un dediği gibi; ne varlığa sevinmeli, ne yokluğa yerinmeli. Aslolanla (aşkla) avunmalı belki de. Bana bunu hatırlatan ve burada yayın yapılan frekansın bir aslolmayana ait olduğunu, ama aslolana işaret etmeye çabaladığını farkeden biri nasıl felsefeden ürker, anlaşılır gibi değil. Üstelik felsefî sorgulamalar içinde olduğunu da itiraf ederken! Galiba felsefeyi sevmek için edebiyatın içinden geçmek işe yarıyor. Bütün bir felsefe geleneğimiz de böyle değil mi zaten?

Yorum Yapın