jump to navigation

AĞLAMA ANNE Mart 3, 2008

Posted by fulyabayraktar in Paylaşma yazıları.
7 comments

Yeniden merhaba.

Hâlâ beni okuyan var mı bilmiyorum ama ben yine de, yeniden merhaba demek istedim şu sanal âleme. Hiç ilgim olmayan ve bilmediğim bir sebepten sürekli kapatılıp yeniden açılan bu alandan taşınmayı düşündüğümü itiraf etmeliyim. Ancak sık sık kapatılmayan bir blog alanı bulana kadar buradayım. Yine çok güzel bir şarkının sözlerini paylaşmak istedim sizlerle. Son zamanlarda dinlediklerimin en iyisi. Sözleri Sezen Aksu yazmış. Hiç şaşırmadım. Ne zaman yüreğime işleyen bir şarkı duysam Sezen Aksu imzası çıkıyor karşıma. 20 yıldır hiç değişmedi bu. Hiç şaşırmadım bunu da o yazmış dediklerinde.  Bir şarkıyı farkında olmadan birlikte mırıldanmaya başlıyorsam hep onun şarkısı çıkıyor. Her ne ise… Fazla uzatmadan ve yorum yapmadan sözleri paylaşacağım sizlerle. Mutlaka dinlemişsinizdir ve melodisiyle bütünleşen şarkılardan olduğunu fark etmişsinizdir. Ben sadece hatırlatmak ve çok etkilendiğim bir noktaya dikkat çekmek istedim. Bir kez de böyle dinleyin bu şarkıyı. Kim, “ben de herkes kadar aldım acılardan” diyebilir acı çekerken? Kim, “ağlama, benim için ağlama” diyebilir hem de belli ki kendisi ağlarken, hem de annesine? Kim, “ben de herkes kadar yandım” diyebilir yanarken ateşlerde? Kim, acıdan ancak herkes kadar aldığını düşünür kendi payını? Kim, kendi payına düşenin biraz fazla olduğunu zannetmez ne de biraz eksik? Elinde kalanın yalnızca çocukluğu olduğunu düşünürken kim, “sen ne olur çocukluğumu sakla” diyebilir annesine? Ve sen çocukluğumu sakla ama “ağlama anne, benim için ağlama, ben de herkes kadar aldım acılardan, ağlama anne, benim için ağlama, ben de herkes kadar yandım!” diyebilir? Sadece bunu biraz düşünmek istedim. 

***

AĞLAMA ANNE

Ah ne hayatlar ümidiyle, zamansız yollara düştük. 

İlk yenilen biz değildik elbet, gün oldu dünyaya küstük.

Ağlama anne, benim için ağlama!

Ben de herkes kadar aldım acılardan.

Ağlama anne, benim için ağlama!

Ben de herkes kadar yandım.

Sen ne olur çocukluğumu sakla. Tek kalan bu, elimde avucumda.

Ağlama anne, benim için ağlama!  

Her birimiz başka bir hikâye; anne, bu ayrılıklar niye?

Sen yine bir ninni söyle bana; yavrum uyusun da büyüsün diye. …  

Ağlama anne, benim için ağlama!

Ben de herkes kadar aldım acılardan.

Ağlama anne, benim için ağlama!

Ben de herkes kadar yandım.

Sen ne olur çocukluğumu sakla. Tek kalan bu, elimde avucumda.

Ağlama anne, benim için ağlama!

ALDIM BAŞIMI GİDİYORUM Ağustos 3, 2007

Posted by fulyabayraktar in Paylaşma yazıları.
8 comments

Yazmaya çalışan biri için; iyi yazılmış bir şiiri okumak, bir denemeyi, bir öyküyü, bir romanı okumak, hele de yazmaya çalıştığı meseleler hakkında yazılmışlarsa, yazmaktan çok daha keyiflidir çoğu zaman. “Bu kadar olur” dersiniz. “Bu kadar iyi anlatılabilirdi” dersiniz. “İşte budur!”

Hatta itiraf etmeliyim ki bazen, “bu cümleyi ben nasıl kuramadım” dersiniz. O kadar içinize işler ve bir o kadar da kendinize ait, kendinizden hissedersiniz başkalarının cümlelerini. “Ben de bunu düşünüyordum” dersiniz. Böyle birşey; yazmaya çalışmak ama daha çok böyle birşey; okumaya çalışmak. Bir okur olmak. Belki de bu nedenle seversiniz pek çok yazarı, kimbilir. Bir yazarı sevmenin pek çok sebebinden biri de budur belki de.

Bir şarkı dinlerken hatırladım bu duyguyu. Uzun zamandır hissetmediğim; “işte budur” duygusunu. Aslında şarkıların sözleri hele de bestesi ile gerçek bir bütünlük hâlinde ise, ne kadar kolay etkiler insanı. Söz, melodiyle birlikte yer eder yüreğinizde, dilinizde. Birsürü şarkım var böyle. Benim “hit”lerim! İşte onlardan birini sıkça duyar oldum bu günlerde. Eskiden Erol Evgin söylerdi yanılmıyorsam. Şimdilerde Yonca Lodi söylüyor. “ALDIM BAŞIMI GİDİYORUM.” Eğer dinlemek isterseniz www.yoncalodi.net adresinde tamamı klip olarak mevcut. Beste Melih Kibar’ın. Sözler; Çiğdem Talu’ya ait. Allah rahmet eylesin. İkisi de aldı başını gitti. Çiğdem Talu’nun, bu sözleri hayatının son günlerinde, o amansız hastalıktan ölmek üzere iken ve de ölmek üzere olduğunun farkında iken yazdığını düşününce bana hak vereceksiniz.  Neden “İşte budur” dediğimi sanıyorum anlayacaksınız. Tam da giderken, başka ne diyebilirdi, nasıl diyebilirdi insan. Tam da gidiyor olsak ve daha da önemlisi bunu biliyor olsak, ne diyebiliriz. Belki de insana verilen hediyelerden biri de gitme zamanını tam olarak bilemeyişi. Ne dersiniz?

Uzuuuuun ve hüzünlü bir tartışma konusunu açmayacağım burada. Sadece tam da giderken ve daha da önemlisi, gitmekte olduğunu bilirken bir şairin söylediklerini paylaşmak istedim sizlerle. Şiir çok güzel ama bestelenmiş hâlini dinleyince; sanki öyle, o melodiyle yazılmış gibi geliyor. Bilmem bana mı öyle geliyor. …

ALDIM BAŞIMI GİDİYORUM
Her kelime yalan, her yürek vefasız
Can üzgün perişan, can suskun kararsız
Çek git diyor şeytan, git sessiz sedasız
Ve gittiğin zaman sanma ki,
Ağlayıp sızlarlar ardından

Ben bu dünyadan
Dosttan, düşmandan
Aldım payımı gidiyorum
Günahlarımla, sevaplarımla
Aldım başımı gidiyorum

Gitgide yüreğime, ince bir sızı girse
Gizli bir ateş beni yaksa da gidiyorum

Ben bu hayattan,
Aşktan, sevdadan
Aldım payımı gidiyorum
Günahlarımla, sevaplarımla
Aldım başımı gidiyorum

Her duygu yıpranmış, her bakış anlamsız
Can bıkmış usanmış, can çökmüş zamansız
Çek git diyor şeytan, git sessiz sedasız
Ve gittiğin zaman
Sanma ki bir kal diyen çıkar ardından.
***

Bir kal diyen çıksa kalabilecek miyiz? … Bir kal diyen için yaşamalı o zaman.

GERÇEK Temmuz 21, 2007

Posted by fulyabayraktar in DENEMELER.
5 comments

Akrep bende, yelkovan sararmış bir fotoğrafta iken “gerçek”le randevum var. Gitmeliyim!

***

Duvardaki o sararmış fotoğraftan bana bakıp, hüzünle boynunu büktü, usulca  gülümsedi gerçek. O simsiyah saçlardan süzülerek yok oldu, sonra saçımdaki ak tellere kondu, hüzünle boynunu büktü, usulca gülümsedi gerçek. Ona dokunmak istedim. … Bir oradaydı; o çatlamış duvarda, o eski fotoğrafta. Bir buradaydı; yüzümde, ellerimde, içimde gerçek. … Dokunamadım ona. Alayla bana baktı, hüznü üstünden attı, usulca gülümsedi gerçek.

Orda öylece duran zamanla kardeş miydi, bana oyun oynayan zaman, ona eş miydi? … Bunları düşünürken, yüzümdeki çizgiyi ellerine alarak o fotoğrafa gitti, tıpkı bir sihirbaz gibi çizgileri yok etti, gözlerime bakarak gülümsedi gerçek. Elimde olmayarak gülümsedim ilk defa. Bir çeşit soruydu bu. Gülümsüyordu gerçek; “tanıdın mı” diyordu, “artık buldun mu beni?”… İlk kez gülümsedim ona. Tıpkı benim gibiydi; değişiyordu o da. Belkide hiç değişmiyor, yalnızca yer değiştiriyordu. Değişen o değildi yani. Tıpkı benim gibiydi; bir o eski fotoğraf oluyordu, bir BEN. O hüzünlü gülüşü hiç değişmiyordu.

Neydi o fotoğrafın hem gerçek, hem ben yanı?  Neydi beni ben yapan, fotoğrafta olmayan? … Hüzünle boynumu büktüm, usulca gülümsedim ona. “Gönlüm!” dedim. O, burada. Sevinçle ayağa kalktı, kulağıma eğilip fısıldadı gerçek: “Tanıştığımıza memnun oldum”. 

KENDİM OLDUĞUM ZAMAN Temmuz 14, 2007

Posted by fulyabayraktar in DENEMELER.
4 comments

Ne garip! Dünyayı yaşadıkça, kendimi yaşadıkça ölüyor birşeyler. Birşeyler yıkılıyor, esiyor, toz duman arasında birşeyler kıpırdıyor, birşeyler ölüyor. … Yaşandıkça acı, yaşandıkça herşey. … Başlangıçlar, bitişler hep yaşadıkça. Bir yokuş hayat, bir yokuşu tırmanır insan. Hayatı yürüdükçe var yokuşlar, hayatı yürüdükçe ölüm. Ne garip! Ölüm hiçbirşeyi öldürmüyor aslında. Tam tersine hayat. …

Hayata ne diyebiliyoruz ki aslında. Hayatta ne diyebiliyoruz. Ne demeliyiz ölüme.

Sadece ben-im, diyebildim önce sessizce. Sonra biraz daha doğrularak söyledim; ben-im. Sesim daha yüksek çıkıyordu artık. BEN-İM diye tekrarladım birkaç kez. Ne anlamı vardı bu sözcüğün? Ne anlamım var benim? Ben-im ama ben kimim? Evet, ben bir kim-im yalnızca. … KİM-İM. Bir kimseyim yani. Kimse-yim. Belki de hiç kimseyim. Ben şuyum, ya da buyum, hiç fark etmez. Ben-im diyebiliyorum ilk kez. Benim diyebiliyorum hayata, benim diyebiliyorum ölüme. Benim!

Yıllarca kendime yürüdüğüm bu yol, çıkması gereken en gerçeknoktaya çıktı işte: Bana, kendime. “Ben” olduğumdan başka ne diyebilirim ki hayata, ne diyebilirdim ki. Ben, benim bile diyemem artık. Yalnızca “ben-im”. Aranması gereken tek şey bu belki de. “Ben”im. “Ben”imiz.

“Ben”ini aramalı herkes belki de. O zaman hayat da hiçbirşeyi öldürmez, kim bilir. Evet, tam da KİM bilir o zaman işte. Kim olan, kimse olan bilir. …

SINIRSIZLIĞIMDA SEN VARSIN SINIRLARIMDA YOKLUĞUN Haziran 22, 2007

Posted by fulyabayraktar in DENEMELER.
4 comments

Sonsuz bir uykuda seninle bir rüyaya dalıyorum şimdi. Seninle bir rüyada, sonsuz bir uykuya ne kadar da hazırım şimdi. Ama sen, bırakmıyorsun beni. Yine sen bırakmıyorsun. Bırak düşeyim seninle sonsuz rüyalara. Uyanıkken sensizlik bırakmıyor beni, uyumaya sen. Bırak dalayım sonsuz uykulara. Uyanmaya sensizlik, uyumaya sen, yaşamaya sensizlik, ölmeye sen ağır geliyorsun şimdi. … Sen-siz-lik!… Yokluğun yaşama, varlığın ölüme engel şimdi. İkisi de ne kadar ağır şimdi. Bırak, sonsuz uykulara düşeyim şimdi. Bırak, sonsuz uykulara düşeyim düşünle. Nasıl olsa düşsün şimdi.

N’olur, söyle sensizliğine, rahat bıraksın beni. Ya gel hayatıma, ya giderken sensizliğini de götür. Ya gel; uyanayım, ya git; uyuyayım. Uykuyla uyanıklık arasında bırakma beni. Dipsiz uçurumların kıyısında bırakma beni. Ya tut elimden kurtar beni, ya bırak ellerimi düşeyim şimdi. Bir elimden sen, öbüründen sensizlik tutmasın artık. Beni sensiz uçurumların, beni sonsuz uçurumların kıyısında dolaştırma artık. …Yoruldum!… Uyumalıyım şimdi. Ya uyumalıyım, ya ikinizin elini birden bırakıp yürümeyi öğrenmeliyim uçurumlarda. Ya sana sarılıyorum, ya sensizliğe çünkü. Ya sen varsın sınırlarımda, ya yokluğun. Yokluğundan kurtulmalıyım şimdi. Ya gelmelisin; sensizlik gitmeli, ya sensizlik seninle gitmeli. İlle de gitmeli, ille de bitmeli sensizlik.

N’olur, n’olur izin verme seni alıp götürmesine, beni alıp bitirmesine. Ya sen onu alıp götür, ya ben bitireyim onu. Onunla yaşamayı beceremem. Onunla ölmeyi bile. …

Atıverse kendini dipsiz uçurumlara. Beni seninle bıraksa, kendini sonsuz, kendini sensiz uçurumlara. … Kendini kendi uçurumundan atsa. Bıraksa içimdeki uçurumlar bana kalsa. Dolaşmasa sınırlarımda. …Yoruldum!… Söyle sensizliğine, sonsuz uykularda seninle bıraksın beni, n’olur. Sonsuz uykularda, sensiz uykularda, sensiz rüyalar olmasın. Seninle bir rüyada dalayım sensiz uykulara, sonsuz uykulara.

Seninle bir rüyada sonsuz bir uykuya, sonsuz bir uykuda seninle bir rüyaya ne kadar yakınım şimdi. … Ama sen, yine sen bırakmıyorsun beni. Varlığın tutuyor ellerimi.  Varlığın, ellerimi tutuyor.   

HANGİ YAĞMUR DİNDİRECEK İÇİMDEKİ YAĞMURLARI Haziran 20, 2007

Posted by fulyabayraktar in DENEMELER.
2 comments

Bazen ne kadar da ağır geliyor yaşamak. Öğretildiği gibi yaşamak.

Kendim gibi olabilsem . Ah! Bir olabilsem; dağlar kalkacak üzerimden. Ne zaman öğrenmiştim böyle yaşamayı hatırlamıyorum. Hiç susmadan konuştuğum yıllarda mı öğrenmiştim bazen susulacağını. Yoksa hiç konuşmadan sustuğum yıllarda mı, bazen konuşulacağını. Ne zaman? …Hatırlamıyorum. Ama bir gün, bir yerlerde öğrenmiştim ya hep ya hiç olmayacağını hayatın. Bir gün, bir yerlerde öğrenmiştim birilerinin hoşuna gidecek susma ve konuşma zamanları olduğunu. Düşünme zamanları, yürüme zamanları, uyuma zamanları olduğunu. Ve sevme zamanları, vazgeçebilme zamanları sevgiden. Acı çekme zamanları, acını belli etmeme zamanları, acını başkalarından çıkarmama zamanları. … Ama hep, başkalarının zamanları. Ne zaman nerede öğrenmiştim başkalarının hoşuna giden zamanları yaşamayı hatırlamıyorum.

Birilerinin hoşuna giden hayatları yaşıyoruz hep. Gerekenleri yapıyor ve gerekmeyenleri yapmıyoruz. Kim karar veriyor gerekenlere ve gerekmeyenler kimi rahatsız ediyor aslında? Kim karar veriyor üzerime dar gelen bu hayatı yaşamama? Onun içinde nefes alamadan sıkışmama?

Ne zamandır yağmurda yürümüyorum. Birilerinin yürümek için uygun ve de normal bulduğu zamanlardan değil yağmur. Ne çok özledim yağmuru. … İliklerine kadar ıslanarak yürümek, saatlerce yürümek, ve yalnızca yağmurun sesini duyana kadar yürümek. … Ne çok özledim o sesi. Bütün sesler yavaş yavaş kaybolur hani, bütün sesler, ve en sonunda içimdeki ses. Onun haykırışlarını da siler yağmur. İçimde, çıkar beni buradan diye bağıran o at var ya, – hani hayattan hızlı koşan bazen ve bazen gerisinde kalan hayatın-  toprağın kokusunu ve yağmurun sesini duyup yavaşlar. Vazgeçer içimin sınırlarını tekmelemekten.

Bazen başkalarının zamanlarına uymakta zorlanıyorum. Mekânlarına uymakta. … Ne kadar ağır geliyor yaşamak. Öğretildiği gibi yaşamak. … Bütün bunları susturmak ve huzura kavuşmak olmalı yaşamak. Kendi zamanlarını, kendi sevdalarını yaşamak. Bir yağmurda yürür gibi, huzur dolu yaşamak.

Bunları susturacak yağmur nerede, bir bilebilsem. 

KAHVE BAHANE Haziran 19, 2007

Posted by fulyabayraktar in DENEMELER.
2 comments

“Asırları kucaklayan bir çay içimlik zamanda, bir Erzurum Dadaş Kahvehanesindeyim Ankara’nın en eski sokağında.”

Yılların çizgilerle imzaladığı bir yüzde, tebessümle karşılıyor tarih beni. Küçücük hasır bir iskemlede, bir bardak dağ çayından yudumluyorum tarihi. Bir yudum tarihte buluyorum kendimi birden. Kendimi bir yudum tarihte buluyorum bazen. Bir ahşap kapıda, biraz nane kokusunda, hafif bir rüzgârda, bir yol kenarında, bir yolun başında, bir dadaş kahvesinde buluyorum kendimi. Bir dadaş kahvesinde kendimi buluyorum; kendimi kendimde bulamıyorum. Ben bana sığmıyorum bazen. Bir küçücük dost sohbetine, biraz nane kokusuna sığıyorum da, içime sığamıyorum bazen. Ne acı! Kendime sığamıyorum diye, içine sığabileceğim bir kendim yapmaya çalışıyorum kendime. İçine sığabildiğim herşeyi katıyorum kendime. Ne hoş!

Küçücük hasır bir iskemlede, bir bardak dağ çayından yudumluyorum kendimi. Zaman akmamış sanki. Zamanda kendimi arıyorum. Zamanda herşeyi buluyorum, kendimi bulamıyorum. Kendimi o dadaş kahvesinde buluyorum. Zaman akmamış sanki. Bir AN’da buluyorum kendimi. Bir AN’da görüyorum tarihi. AN yaşanır zaman olur diyorum içimden. AN, kendini zaman yapanları siler sonra. İçimde acıyor silinenler birden. Zamanın sildiği herkes içimde acıyor. Başkalarının acısı ne kolay sığıyor içime. … Zaman, diyorum kendime, siliyor herşeyi. Acıdan ve Aşktan başka herşeyi siliyor. …Acıları ve Aşkları da, diyor kendim.

Kendini kendine sığdıramazken insan, kendini zamana sığdıramazken bazen, zaman onu bir avuç toprağa sığdırıyor işte. … “Silineceğiz” diyorum bir anda. Bir AN’da silineceğiz.

İyiki kendi içime sığamıyorum diyorum sonra. Kendimi bulduğum herşeyde yaşayacağım çünkü. Bir küçücük dost sohbetinde belki, belki beni paylaşan bir dost yüreğinde devam edeceğim acı çekmeye. … Çıkıyorum sonra zaman tünelinden; biraz nane kokusunda, bir dadaş kahvesinde buluyorum kendimi. Kendimi bir dadaş kahvesinde buluyorum, bir dost sohbetinde kendimi bulurken.

HERKES FARKLI HERKES AYNI Haziran 17, 2007

Posted by fulyabayraktar in DENEMELER.
1 comment so far

Tarifsiz acılarım var benim de, bütün acı çekenler gibi. Umutsuz umutlarım var, bütün umutsuzlar, bütün umutlular gibi. İçimi içime sığdırmayan sevinçlerim var herkes gibi. Ve sıradanlıkla sıvanan sıradışılıklarım var bütün sıradan insanlar gibi, bütün sıradışı olanlar gibi. Yalnızlığım var benim de, bütün yalnızlarınkinden farklı olduğunu sandığım, bütün yalnızlar gibi. Korkularım var bütün korkaklar gibi. Cesaretim herkesinkinden farklı herkes gibi. Ve duygularım var birileriyle paylaştığım bazen, herkesin ilgileneceğini sandığım, duygularını diğerleriyle paylaşan bütün insanlar gibi.

Yani herkesten farklı olduğumu sanıyorum herkes gibi.

Ama içimde birşey var kimsenin içindekiyle aynı olmayan: KENDİM. Herkesin kendisi gibi. Yani tek farkım kendimin kendisi, herkes gibi.

Sonuçta, insanım ben. Sınırlarım var. Sabrımın, gücümün sınırları var ömrümün olduğu gibi.  Bir sevgimin yok belki.   Sevgimin sınırsızlığı, bütün duygularımın sınırlarını zorluyor belki…

Herkes gibi!

YAĞMUR GÖZLÜ BİR RÜYA Haziran 16, 2007

Posted by fulyabayraktar in DENEMELER.
1 comment so far

“Bir hazine buldum mavi bir okyanusun derinliğinde!…”

Azrail bile ben olup aynaya baksa korkardı kendinden. O kadar yakınım şimdi ölüme. O kadar yakınım şimdi kendime. Biraz ürkek, kaldırıyorum gözlerimi yerden ve aynadaki kendim bakıyorum. I ıh. Beğeniyor muyum kendimi bu ölüm soğukluğundaki yüzle? Hayır.

Hüzünle besleniyorum nicedir. Kendime yürüdüğüm yolları kapladım büsbütün. Yalnız yürümeye pek kararlıyım. Kararlıydım. Ama tökezliyordum hep. Her tökezleyişimde de biraz daha ürkek doğruluyordum kendime. Biraz daha ürkek, kaldırıyorum gözlerimi aynaya, yine o ölüm soğukluğundaki yüzü göreceğimi sanarak. Ama hayır.

Daha önce hiç görmediğim kadar sıcak bir yüzle karşılaşıyorum. Ayna yok olmuş. Biri, bir başkası var karşımda. Bendeki aynadan hayır gelmeyeceğini anlamış gibi bir kenara itmiş onu ve karşımda duruyor. Bir okyanus kadar gizemli ve derin, bir yağmur kadar rahatlatıcı ve serin bakışları var. Aklımdan geçen herşeyi anlıyormuş gibi mavi bakışları.

Ilık bahar yağmurları gibi içime yağıyor bakışları. İçimde kaynayan, yanan, kavrulan ne varsa ıslanıyor bakışlarıyla. Serin bir rahatlık duyuyorum birden. Tıpkı bahar yağmurlarından sonra olduğu gibi çiçekler açıyor içimde bakışlarının ardından. Küçücük bir gökkuşağı oluşuveriyor kalbimle gözleri arasında. Kendime yürüdüğüm yolları açıyor, aydınlatıyor gözleri. Yalnız yürümekte olduğum bu yol hiç olmadığı kadar güzel ve güvenli görünüyor birden.

Tökezlediğim, yıkıldığm yerden umutla doğruluyorum kendime. Heyecanla kaldırıyorum gözlerimi yerden ve aynadaki kendime bakıyorum. Ilık, mavi bir bakışla yıkanmış yüzüm. Yüzümde, yüreğimde çiğ taneleri kalmış ılık mavi gözlerin bahar yağmurundan. Heyecanla etrafıma bakıyorum. Işık saçan yüzünü, güven veren sesini arıyorum mavi gözlerin. Enginliğinde kaybolduğum, “derinliğinde kendimi bulduğum” maviliğini arıyorum. Kendime yürüdüğüm yollara bakıyorum……Gitmiş……Ama biliyorum; bir çift mavi rehberim var artık.

Usulca fısıldıyorum aynaya:

Bir çift mavi göz, kendimden götürdü beni. Bir çift mavi göz kendime götürdü beni. Bir çift mavi göz, kendime getirdi beni.     

GÜLEN BİR FOTOĞRAFIM YALNIZCA Haziran 14, 2007

Posted by fulyabayraktar in DENEMELER.
4 comments

Aklım uzaklara gidiyor nicedir. Bedenim burada. Gönlümün nerede olduğunu ben bile bilmiyorum artık. Gönlümün hangi parçasını nereye bırakmıştım, hangi parçası nerede yeni parçalara ayrılmıştı hatırlamıyorum. Artık, bu kaçıncı sabahı sensizliğin onu bile unuttum. Saymıyorum. Bu kaçıncı sabahı gülen gözlerini göremeyişimin ve orada olduğunu sanarak sensizlik dolu odana yönelişimin. Bu kaçıncı sabahı beni çıkardığın yalnızlığıma geri dönüşümün bilmiyorum. Kaç gündür aynı şarkıyı dinliyorum küçük teyibimde: “Kolu kanadı kırık kuşlar gibiyiz ayrı diyarlarda, bize saadet nasip şimdi uçuk rüyalarda…”. Peki ya kaç gündür rüya görmüyorum ve aslında kaç gündür sabah olmuyor? Bilmiyorum.

Bildiğim herşey bilmediğim bir yere gitti seninle birlikte. Bilmediğim bir yerden getirmiştin kendimi bana. Bilmediğim bir yerde, bimediğim insanlar paylaşıyor şimdi beni. Parçalanmış gönlümün son büyük parçasıydım ben. Parçalardan geriye benden birşeyler kaldı mı diye baktım; senden geriye ben bile kalmamışım.

Bütün sevdiklerim aynı zamanda gidiyor. Sen bile!…

Midemle boğazım arasında sayısız düğüm oluşuvermişti gidiyorum dediğinde. Bütün sözcükler o düğümlere takılı kaldı. Haksızlık bu! Ne zaman birşeyler söylemem gerekse düğümleniyor sözcükler. Haksızlık bu! Bütün bunları hak etmediğimi söyleyememem haksızlık, hak etmek için ne yaptığımı bilememem haksızlık, içinden çıkmak için çırpındığım yalnızlığa, beni o yalnızlıktan çıkaranların geri göndermesi haksızlık! Bu haksızlık şiirini kaç sabahtır söylediğimi bilememem haksızlık, değil mi?

Gerçekten, bu kaçıncı sabahı bensizliğin, bu kaçıncı ağlayışım bensizliğe?

Yine oturup kendime acıyorum günlerdir. Yine içimde birşeylerin yok oluşunu izliyorum sessizce. Yine acı çekmeye yarayan yerlerim ağrıyor. Umudetmeye yarayanlarsa çürümüş. Bir gençlik fotoğrafı olup duvara asılıyor sevinçlerim. Kaç gündür o duvardan gülüyorum kendime, kaç gündür gülen bir fotoğrafım yalnızca,  bilmiyorum.